Alt Islatma, Kötü Bir Sabah Sürprizi..

Hem çocuk hem de anne baba için her gece yatarken ve sabah kalkınca gerginlik yaratan hatta utanç veren ve üstesinden gelmesi zor bir sorun.. 
Alt ıslatma.. Tıbbi adıyla enürezis.. 

Nasıl baş edilir, tedavisi nedir'i konuşmadan önce altında yatan sebepleri iyi bilmek gerekiyor. Önce onlara bir değinelim..
Çocuklar tuvalet alışkanlığını ortalama 2 ile 4 yaş arası kazanır, geceleri de işin işine kattığımızda tam olarak idrarını tutmayı öğrenmesi  5 yaşını bulabilir. Dolayısıyla 5 yaş öncesinde nadiren yaşanan küçük kazalar çocukta bir sorun olduğunu göstermez. Ama eğer çocuğunuz 5 yaşını doldurduysa ve bir aydan uzun süredir haftada iki kere veya daha fazla altını ıslatıyorsa o zaman “enürezis”ten yanı alt ıslatma sorunundan bahsedebiliriz.
Tuvalet alışkanlığıyla ilgili yaşanan sorunların farklı sebepleri olabilir. Bunlardan bazıları fizyolojik kaynaklı sebeplerdir. Çocuktaki herhangi bir mesane sorunu ya da hormonal bozukluk alt ıslatmaya neden olabilir. Bunun yanı sıra aşırı derin uykusu olan çocuklar da gece tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için uyanamaz. Bazı uzmanlar alt ıslatma probleminde genetik yatkınlığın etkisinden de bahseder ancak kalıtım konusu tam olarak kanıtlanabilmiş değil. Zaten üzerinde duracağımız da bu fizyolojik sebepler değil.

Ortada fizyolojik bir altyapı yoksa o zaman alt ıslatmaya neden olan psikolojik faktörleri incelemek gerekiyor. Bunlardan ilki ve önemlisi ailenin çocuğa tuvalet eğitimi verirken izlediği yol.. 
Bir çocuğun idrarını tutmayı öğrenmesi için fiziksel olarak bu olgunluğa ulaşması gerekir. Kaslarının yeteri oranda geliştiği ve aynı zamanda çocuğun psikolojik olarak da hazır olduğu dönem ortalama iki yaş civarına denk gelir.
Ancak bazı anne babalar aceleci davranarak çocuk henüz bu olgunluğa erişmeden tuvalet konusunda eğitim vermeye çalışıyor. Ama unutmayın bu erken eğitim çabası çocuğun tuvalet alışkanlığını edinmesine ket vurmaktan başka bir işe yaramıyor. 
Bazı anne babalarsa doğru zamanı bekliyor ancak doğru eğitimi veremiyor. Aşırı baskıcı, cezalandırma ya da utandırmaya dayalı tuvalet eğitimi de çocuğa yarardan çok zarar veriyor.

Diğer sebeplere bakacak olursak, travmalar da tuvalet eğitiminde aksaklıklara neden olabiliyor. Aileden birinin kaybı, boşanma, yeni bir kardeşin doğumu ya da büyük bir kaza gibi travmalar çocuk daha önce tuvalet alışkanlığını kazanmış olsa bile alt ıslatma sorununu ortaya çıkarabilir. Böyle durumlarda stres yaratan bu  faktörün ortadan kaldırılması, en azından etkisinin azaltılması gerekir. 

Çocuğun neden altını ıslattığını az çok öğrendik.. Gelelim bundan sonra yapılması gerekenlere.. 
Sakin ve sabırlı olmak en önemlisi. Sabahları karşılaşacağınız ıslak çarşaf karşısında söylenmek hatta çocuğa kızmak onun üzerindeki baskıyı ve stresi daha da artırır. Yapılacak en büyük hata ise altını ıslatan çocuğa ceza vermek. Bunun yerine kazaların üzerinde durmamalı tam tersi çocuğun altını ıslatmadığı geceleri takdir etmelisiniz. Yani hata yerine başarıya odaklanmalısınız.

Altını ıslatmasına neden olabilecek sebepleri ortadan kaldırmaya çalışın. Yatmadan bir süre önce çocuğunuza sıvı vermeyi kesin. Buna sulu meyveler de dahil unutmayın. Özellikle de gece uyuturken süt vermekten kaçının.

Uykuya daldıktan yaklaşık 2-3 saat sonra çocuğu tuvalete kaldırmak da önleyici tedbirlerden biridir. Aslında bunun için birkaç günlük bir gözlem de yapabilirsiniz. Rutin aralıklarla çocuğa belli etmeden kontrol ederek hangi saat diliminde altına kaçırdığını tespit edebilirseniz, o saatlerde tuvalete kaldırabilirsiniz. 

Çocuğun rahat bir ortamda ve sakin şekilde uykuya dalmasını sağlayın. Çocuğu yatağa zorla ya da ağlarken yatırmayın, bir hikaye kitabı okuyarak ya da masal anlatarak uykuya geçişini kolaylaştırabilirsiniz.

Eğer karanlıktan korkuyorsa odasında küçük bir gece lambası yakın. Aynı şekilde tuvalete gitmekten korkmaması için antrede de küçük bir lamba yakabilirsiniz.

Eğer bu tedbirleri almanıza rağmen alt ıslatma sorunu devam ederse o zaman bir uzmandan yardım almanız gerekiyor. Davranışsal tedavi yöntemleriyle sabırla çoğu vakada olumlu sonuç alınıyor. Ancak bazı durumlarda ilaç tedavisi de gerekli olabiliyor. Doğru zamanda tedavi edilmeyen enüresiz, ergenlik dönemi hatta yetişkinlikte dahi bir sorun olarak karşınıza çıkabilir unutmayın.   


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU



Alışkanlıklar; Parmak Emme..

Henüz anne karnında kazanılan bir alışkanlık, aslında bebeğin doğduğu andan itibaren hayatta kalmasını sağlayan bir refleks parmak emme.. 
Çoğu anne baba bebeğinin henüz anne karnındayken parmağını emdiğini ultrasonda izleme şansına sahip oluyor. Ne heyecan verici bir an..  
Bebeğin doğumundan sonra da annelerin imdadına yetişiyor bu refleks. Çenesine ya da dudaklarına değen memeye emerek tepki veriyor, hem besleniyor, hem annesini rahatlatıyor.. 
Ama sonra çocuğun yaşı büyüdükçe bazı eksiklikleri ortaya koyan bu alışkanlık anne babaları endişelendirmeye başlıyor. Kalıcı olacak mı? Bu psikolojik bir sorunun işareti mi? ceza vermek işe yarar mı? Yoksa kendi haline mi bırakmalı.. 
Çocuğunuz henüz 2-3 yaşlarındaysa panik yapmanıza gerek yok. Yavaş yavaş bu alışkanlıktan vazgeçirmek için adımlar atmaya başlamalısınız.
Ancak 4 yaşından büyükse ve hala parmak emmeye devam ediyorsa telaşa kapılmadan konunun üzerinde daha dikkatlice durmanız gerekiyor.


Parmak emen bir çocuğa ceza vermek, eline biber sürmek ya da canını yakmak yapılabilecek en büyük hata.
Aynı şekilde sürekli uyarmak ya da “sen bebek misin” diyerek azarlamak,eleştirmek de pratikte hiçbir işe yaramaz. Sadece çocuğunuzla olan iletişiminizin kalitesini düşürür. 
Çoğu zaman uyarılar karşısında inat eden çocuk daha sık parmağını emmeye başlar. Bunu sizin gözünüzün içine soka soka da yapabilir, gizliden gizliye de. Eğer çocuk baş edemediği bir stres nedeniyle parmak emiyorsa, bu konuda yapacağınız baskı stresini daha da artıracak ve sonuçta yine daha çok parmak emecek.

Bunun yerine çocuğun parmak emmesinin altında yatan nedeni bulmaya çalışmalısınız. Yeni bir kardeşin doğumu, kreş ya da okula başlama, ev taşımak, boşanma, bir yakının ölümü, anne baba kaybı gibi birçok etken çocuğun aniden parmak emmeye başlamasına neden olabilir. Çocuk kendisini yeniden güvende hissettiğindeyse alışkanlığın kendiliğinden sönmesi muhtemel.

Bu güveni çocuğunuza aşılamaksa sizin elinizde.Çocuğunuzla daha fazla kaliteli zaman geçirmeye özen gösterin. Dikkat dağıtmak tüm istenmeyen alışkanlıklarda olduğu gibi parmak emmede de işe yarar. Çocuğunuzu parmağını emerken gördüğünüzü anda dilinizin ucuna gelen o uyarı cümlesini hemen yutun, onun yerine "beraber oynayalım mı, resim çizelim mi" gibi bir öneri sunun. 
Çocuğun hoşuna gidecek aktiviteler, oyunlar parmak emmeyi unutmasını sağlar, hem de uyarılara gerek kalmadan.  

Parmak emme bir hastalık değil, bir refleks ancak yine de ilerleyen yaşlarda çocuğun ağız yapısı ve diş sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabileceği unutmayın, boş vermek yerine baştan tedbir almakta fayda var. Parmak emme çocuğun elindeki mikrop ve bakterileri direkt ağzına taşır bunun yanı sıra alt ve üst çene yapısını bozar ve dişleri geriye doğru iter.Yani işin fizyolojik boyutu da var. 
İşte bu nedenle ilk 2-3 yaşta parmak yerine dil,damak ve dişlerin anatomik yapısına uygun bir emzik tercih etmek daha sağlıklıdır. Ancak tıpkı parmak emme gibi emzik alışkanlığının da en geç  3 yaşına kadar sonlandırılması gerekir. Yani bir bağımlılığın yerine diğerini koymak değil amacımız. 

Yine yeterince anne sütü almayan  çocuklarda parmak emme davranışı daha çok görülür. Eğer annenin sağlığı ve şartlar izin veriyorsa en az ilk altı ay bebeği emzirmek çocuğun hem fiziksel hem de psikolojik ihtiyaçlarını karşılayacaktır. 


Anne baba olarak aldığınız tedbirlere rağmen çocuğu bu alışkanlıktan vazgeçiremiyorsanız bir uzman yardımı almalısınız. Başta küçük bir sorun gibi gelebilir, hatta bir sorun olduğunu bile düşünmeyebilirsiniz ama özellikle okul dönemine taşınan parmak emme alışkanlığı çocuğun çevresine uyum sağlamasını ciddi anlamda zorlaştırabilir. Arkadaşlarından ya da öğretmenlerinden tepki gören ya da görebileceğini düşünen çocuk fazlasıyla içe kapanabilir ya da tam tersi tepkisini saldırganlaşarak gösterebilir. 
Unutmayın.. Bir sorunu küçükken halletmek sonrasında yol açabileceği daha büyük sorunlarla mücadele etmekten her zaman daha kolay.. 

Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu
Ankara/2013 


Korkular; Karanlık Korkusu

Çocuk ve korkular..
Sanki ayrılmaz bir ikili gibi geliyor çoğumuza. Hepimiz çocukluğumuza dair korkular hatırlarız. Karanlıktan korkardım, köpekten korkardım, gece yalnız yatamazdım deriz. Bazıları kalıcı olsa da çoğu korkumuz yaş aldıkça geçmiştir. Ya da biz öyle zannederiz. İşte bu nedenle korkuları doğuştan getirdiğimizi, çocukluğumuz boyunca var olduklarını, aklımız erdikçe de yok olduklarını düşünürüz.
Ama aslında öyle değil.

Daha önce kendini tehlikeye atacak kadar cesur olan çocuğunuz, 2-3 yaş civarında birden korkmaya başlayabilir. Önceleri anne babadan ayrılırken ortaya çıkan bu korkular sonra karanlık bir odaya girerken ya da geceleri odasında yalnız yatarken kendini gösterebilir.

Peki 1 yaşındaki çoğu çocuk gözü kara karanlık odaya dalabiliyorken, 2 yaşında bir çocuk neden daha çekimserdir?
Çünkü korku doğuştan getirdiğimiz bir kişilik özelliği değil, tamamen öğrenilen bir davranış biçimidir!

Annesini, babasını, kardeşlerini, yaşıtlarını kısacası çevresindeki herkesi dikkatlice gözlemleyen çocuk öğrenmeye, sonra da öğrendiklerini yorumlayıp korkular geliştirmeye başlar.. 

Bu korkular arasında en sık görülenlerden biri de karanlık korkusudur.

Çocuğun gözünden bakınca karanlık korkusu, sadece, ortamda ışık olmayışından değil, karanlıkta karşısına çıkabileceğini  düşündükleri hayal ürünü unsurlardan kaynaklanır.
Canavarlar, cadılar, hayaletler, vampirler ya da onu korkutan her neyse, çocuk için karanlıkta bulunma ihtimali daha fazladır.
Bu unsurlarla ilgili çocuğun izlediği film, okuduğu kitap, oynadığı oyun sayısı ne kadar fazlaysa korkma ihtimali de o kadar fazla olacaktır elbette. Belirsizlik gibi görünse de çocuğu korkutan aslında bildikleridir. Vampirin ne olduğunu bilmeyen bir çocuğun vampirden korkma ihtimali olabilir mi?
Dikkat edin, çocuğunuzun gündüz boyunca maruz kaldığı korkutucu detaylar arttıkça, gece korkularının dozu da artar.

Özellikle bir de çocuk okul öncesi dönemdeyse gerçekle-gerçek olmayan arasındaki ayrımı tam olarak yapamadığından korkunun dozu daha da artabilir, bazı çocuklarda ağlama nöbetleri, korkulu rüyalar ya da yalnız kalmaya karşı aşırı tepkiye neden olabilir.

Ne yapmalı?

Korku öğrenilen bir davranış biçimi olduğuna göre korkuların artması ya da azalması çocuğu yetiştiren, bakımını üstlenen kişilerin tutumlarına bağlı elbette. Fark etmeden çocuğunuzun korkularını pekiştiriyor olabilirsiniz.

Çocuğunuzu anladığınızı ona hissettirin!

Bu gerçekten çok önemli.
“Korkacak bir şey yok” korkmuş bir çocuğa söylenecek en yanlış ifadedir bu.
Çocuğunuzun girmekten çekindiği odaya gidip “bak bir şey olmadı” demek çocuğunuzu daha çok endişelendirmekten başka bir işe yaramaz.

Çünkü bu durumda çocuğunuz onu anlamadığınızı hissedecek. Hatta onun gözünde var olan bir tehlikeyi sizin fark etmediğinizi düşünecek. Bu durumda kendisini yalnız ve tehlikeyle baş başa kalmış görecek. İşte o nedenle bir çocuk korktuğunda onu "korkacak bir şey yok" diyerek sakinleştiremezsiniz.
Bunun yerine dostça bir üslupla korktuğunu anladığınızı, onun yanında olduğunuzu söyleyin. Rahatça uzanıp açabileceği bir yere koyacağınız lamba ile odayı dilediği zaman aydınlatabileceğini hatta uyku esnasında hafif bir ışığı açık bırakabileceğinizi böylece odanın içini net olarak görebileceğini anlatabilirsiniz.

Çocuğu korkutmayın!

Çocuklar bazen yaramazlığın dozunu artırır, anne babasının sabrını zorlar.
İşte o anlarda, anne babaların çocuklarını sakinleştirmek için kullandıkları yöntemlerden biri de korkutmak olabiliyor.
Sokakta polis gelmesiyle, hastayken çorbasını içmezse doktora gideriz tehdidiyle ya da uslu durmazsan seni bırakıp giderim diyerek çocukta korkunun temellerini atarsınız.
Bu temel bir kez atıldı mı farklı konulardaki korkular da çok çabuk yeşerir unutmayın.

Anne babası tarafından ceza için odasına kapatılan ya da karanlık bir ortamda bırakılan çocuklarda ise en çok karşılaştığımız korku, karanlık korkusu oluyor.
Çocuğun bir hata yaptığında düşünmesini sağlamak bir yöntemdir ama bu yöntemin temeli korkutmaya dayanmaz. Sadece yaptığı hatayı fark etmesini isteriz. Bunun için odasına gönderecekseniz odanın aydınlık, kapısının da açık olmasına dikkat edin.
Çocuğu karanlık yerlere kapatmayı bir ceza olarak asla ama asla kullanmayın!

Uyarılarınız ölçülü olsun! 

Haklısınız artık çevreye güvenmek zor hatta imkansız. Hepimiz bazısı gerçek bazısı hayal ürünü ne hikayeler duyuyoruz ve ister istemez çocuklarımız için korkuyoruz.
"Aman dikkat et seni kaçırırlar bir daha bizi göremezsin" diyen de var, "Aman sokakta kimseyle konuşma organ mafyasının eline düşersin" diyen de.
Elbette çocuklarımızı tehlikelere karşı uyaracağız ama ipin ucunu kaçırmadan.
Çocuğunuzu tedbirli  bir birey olarak yetiştirmeye çalışırken her şeyden korkan bir insana dönüştürme ihtimaliniz de var.
Aşırı koruyucu-kollayıcı bu anne baba tutumundan mümkün olduğunca kaçınmalısınız.

Korkularınızı ayna gibi çocuğunuza yansıtacağınızı unutmayın!

Dedim ya çocuklar korkuları görerek öğrenir. Bu konuda en sık modellenen de anne babadır.
Hayvanlardan çok korkan anne ya da babanın çocuklarında da çoğu zaman aynı korku görülür.
Eğer hayatınızı, davranışlarınızı belirgin olarak etkileyen korkularınız varsa, bunları yenmek için bir yardım almak çocuğunuzda benzer korkuların yerleşmesini engellemek için en önemli adımdır.
Eğer bir köpek görünce yürüdüğünüz kaldırımı değiştiriyorsanız çocuğunuza "hayvanların ne sevimli" olduğunu ne kadar anlatsanız da o duyduğuna değil, gördüğüne inanacaktır.

Çevreye dikkat!

İzlediği filmler, oynadığı oyunlar,okuduğu kitaplar..
Şiddet içeriği çocuğunuzun korkularını pekiştirir. Televizyon ve bilgisayar konusunda son derece hassas  davranmalısınız.Kitaplar konusunda da. Özellikle son dönemde popülerleşen ve hayal ürünü karakterler içeren fantastik kurgu kitaplar çocuklarınızın korkularını artırabilir.
Çocuğunuzun yaşına uygun seçimler yapmaya dikkat edin..

Zorlamayın ve suçlamayın!

Korkmuş bir çocuğu asla ama asla korkusuyla yüzleşmesi için zorlamayın. Bu çaba işleri her zaman daha da zorlaştırır. Karanlıktan korkan bir çocuğu karanlık odada yatırmaya çalışmak, sudan korkan bir çocuğu zorla suya sokmak ya da köpekten korkan bir çocuğa köpek sevdirmeye çalışmak. Hepsi korkuyu daha da pekiştirir.
"Koca adam/kız oldun hala karanlıktan korkuyorsun" diyerek de bir sonuca varamayacağınızı unutmayın anne babalar!
Bu zaten korkan çocuğun bir de suçluluk hissetmesine, size ya da kendisine öfkelenmesine sebep olur.


Siz elinizden gelen tedbiri alsanız da, zaman zaman çocuğunuzun bazı şeylerden korktuğunu gözlemleyebilirsiniz. Eğer bu hayatı etkileyen ciddi bir korku değilse, ona biraz zaman tanıyın. Kendiliğinden kaybolmaması durumunda korkular konusunda ne kadar erken tedbir alırsanız o kadar çabuk sonuca ulaşırsınız. Bu konuda en doğru yol bir uzmandan yardım almak olacaktır.


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU



Alışkanlıklar; Tırnak Yeme

Kaygı yaratacak bir durum ya da örnek alınan bir arkadaş.. Çocuklarda çoğunlukla birdenbire ortaya çıkan ve vazgeçilmesi en zor alışkanlıklardan biri.. Bir çocuğun sürekli tırnak yemesi  öncelikle bütün mikrobu, bakteriyi ağza taşıyarak enfeksiyon riskini artırır. Ama bu kadar değil.. Tırnak yeme alışkanlığını çocuğunuzun ruh sağlığına dair bir alarm olarak görebilirsiniz. Anne baba olarak size düşen, onu azarlamak,ikaz etmek,cezalandırmak değil, davranışının altında yatan sebebi bulmaya çalışmak..
Tırnak yeme alışkanlığı çocuklarda genellikle 3-4 yaşlarında başlıyor ve neredeyse her 3 çocuktan birinde görülüyor. Yani yalnız değilsiniz, paniğe gerek yok. Ama durumu hafife de almamak gerekiyor. Tırnak yeme alışkanlığı tıpkı parmak emme gibi davranışsal bir bozukluktur ve üzerinde durulmazsa kendi kendine ortadan kalkma ihtimali az.  


Davranışsal bozuklukların ortaya çıkmasındaki ilk ve en önemli sebep çocuğun ona gerçekten kaygı veren bir durumla karşı karşıya olması. Anne babasıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan, sürekli eleştirilen ve güven sorunu yaşayan çocuklarda bu durum daha sık görülüyor. Aile içi huzursuzluk, ilgisizlik, boşanma, yeni bir ortama girme, okula başlama gibi bir stres kaynağıyla nasıl baş edeceğini bilmeyen çocuk aslında bu yolla sizden ve çevresinden yardım istiyor.
İkinci nedense çocuğun bir arkadaşı ya da yetişkinden modelleme yapması, yani tırnak yiyen birini örnek alması.  Bu şekilde kazanılan tırnak yeme alışkanlığından vazgeçmek çok daha kolay, ancak elbette anne baba olarak siz doğru adımları atarsanız..

Eğer çocuğunuzun tırnak yemeye başladığı dönemde belirgin bir stres kaynağı varsa onu ortadan kaldırmaya çalışın.
Anne baba olarak çocuğunuza daha fazla zaman ayırın. Eğer sizin ilginizi çekmek için bu alışkanlığı edindiyse ilgi göstermeniz tırnak yeme davranışını kendiliğinden ortadan kaldırabilir.
Sürekli eleştirmek yerine başarılarına odaklanarak takdir edin. Sürekli eleştirilen çocuklar özgüvenini kaybeder. Kendini ifade yeteneği azalır ve sıkıntılarını yansıtmak için tırnak yeme gibi yollara başvurur.

Tırnak yiyen çocuğu uyarmayın, özellikle de okul öncesi dönemdeyse. Sürekli “elini ağzından çek” demek, çocuk üzerindeki baskıyı artırır, baskı stresi, stres de istenmeyen davranışı. Yani bir kısır döngüye hapsolursunuz. Çocuk tırnak yeme davranışının ailesinin ilgisini üzerinde odakladığını fark ederse bu alışkanlıktan vazgeçmesi zorlaşır. Tüm bu sebeplerle görmezden gelmek çok daha iyi sonuç verir. Çocuğunuz tırnak yemeye başladığında uyarmak yerine dikkatini dağıtacak bir paylaşımda bulunmaya çalışın.

Tırnak yemeyi engellediği iddia edilen oje, krem gibi ürünler tam tersi çocuğun dikkatini daha çok tırnakları üzerine çeker, bunları kullanmak yerine çocuğunuzun tırnaklarını düzenli olarak kesin, törpüleyin, ellerini nemlendirin. Böylece ileri dönem için kişisel bakımı da öğretmiş olursunuz. Özellikle kız çocukları görselliğe daha çok önem verir, bakımlı elleri hoşuna gittikçe tırnak yeme davranışını azaltabilir.

Tırnak yeme bir davranış bozukluğudur ve birçok davranış bozukluğunda olduğu gibi bir uzmandan yardım almak işleri ciddi anlamda kolaylaştırır, unutmayın.  Anne baba olarak baş edemediğinizi hissettiğiniz anda bir uzman yardımı yol gösterici olacaktır.


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
Ankara/2013

Yabancı dili ne zaman öğrenmeli?

Bugün artık her anne baba çocuğu en az bir yabancı dili anadili dibi konuşmayı öğrensin, önce okul hayatında sonra iş hayatında zorluk çekmesin istiyor. Haklılar da.. Yıllık ücretleri bol sıfırlı kreşleri, ünlü kolejlerin ana sınıflarını tercih etmemizin altında yatan sebeplerden biri, belki de en önemlisi yabancı dil eğitimi..

Peki bir çocuğun yabancı dili iyi öğrenmesi, daha iyi bir performans sergilemesi için doğru bir zaman var mı? Hani şu yaşta öğretirseniz ana dili gibi konuşur desek mesela.. 
Genel kanı ne kadar erken başlanırsa o kadar başarılı olacağı yönünde. Ama artık biliyoruz ki genel kanılar çoğu zaman yanlış olabiliyor..  


Aslında bir çocuk doğduğu andan itibaren hatta doğumdan önce, henüz anne karnındayken dil gelişimine başlar. Bebekler doğduklarında, dünyanın neresinde doğarsa doğsun, tüm sesleri çıkarma becerisine sahiptir. Tıpkı şekil verilmeyi bekleyen bir oyun hamuru gibi..
Ama çevrelerinde konuşulan dili duyarak konuşmayı, düşünmeyi, algılamayı öğrenirler. O yüzden bölgeden bölgeye şive farklılıkları var mesela, dışarıdan bir müdahale olmadıkça çocuk ne duyuyorsa öyle konuşuyor çünkü.
Dil gelişimi zihinsel gelişimle de sıkı sıkıya bağlı. Çocuklar doğduklarında beyinlerinde bir yetişkine göre çok daha fazla sinaptik sinir hücresi var. Bunlardan bazıları kullanılmadıkça zamanla işlevini kaybediyor. Dil gelişimi çocuğun zihinsel gelişimini de ciddi anlamda etkiliyor.  

Ama tam da bu noktada yabancı dil “öğrenmekle”, yabancı dil “edinmek” arasındaki farka değinmek lazım. Çünkü bu ikisi arasındaki fark bir kelimeden ibaret değil.
Bazı evlerde birden fazla dil konuşulur. Anne ya da baba yabancı uyruklu olabilir ya da çocuğa bakan kişi farklı bir dil konuşuyordur. Böyle bir durumda çocuk konuşulan dili duyarak,  günlük hayatın akışı içinde “edinir”. Bunun için fazladan bir çaba harcamasına gerek yoktur.
Ancak kreşlerde, okullarda ders olarak verilen eğitimle yabancı dili “öğrenilir”. İstediği kadar oyunla, aktiviteyle olsun.. Yine de bu hayatın rutin akışı içinde bir edinme değil, bir öğrenmedir. Bunun için çocuğun ekstra çaba harcaması gerekir.
Yani bu iki durumu birbirinden iyi ayırt etmek gerekir.

Eğer çocuk ikinci bir dili, annesi, babası ya da bakımını üstlenen kişiden duyarak ediniyorsa bu dillerde konuşma ve düşünme becerisi de edinir ki bu çocuğun zihinsel gelişimi açısından da oldukça faydalı. Bir yabancı dili iyi derecede biliyorsanız çocuğunuzla konuşun. Dil en kolay pratik yaparak öğrenilir.

Ancak okulöncesi dönemdeki bir çocuğa kreşte yabancı dil eğitimi vermek.. İşte tam o noktada durup bir düşünmek lazım. Bu eğitim çocuğuma ne kazandırır? Ne kaybettirir?

Öncelikle çocuk ders olarak öğrendiği yabancı dilde düşünme becerisini kolay kolay kazanamaz. Anadili Türkçe’yse, Türkçe düşünür, sonra çevirir ve İngilizce konuşur. Hele bir de okul öncesi dönemdeki, yani 6-7 yaşından küçük bir çocuktan bahsediyorsak cümleleri ve kelimeleri ezberlemekten öteye gitmesini beklemek çok anlamlı olmaz. Ve her ezberlenen şey gibi bu cümleler ve kelimeler bir süre sonra  unutulmaya mahkumdur..
Yani uzun lafın kısası..

Çocuğunuzu İngilizce dil eğitimi de içeren bir kreşe  verdiğinizde size getirisi, eş dost içinde “hadi say bakalım 10’a kadar” deme hazzından başka bir şey olmayacak..  
Tabi bir de en çok ihtiyacı olan dönemde çocuğunuzun oyun zamanından çalmış olacaksınız..


İkna olmayanlar için, bunu sadece ben söylemiyorum elbette. Araştırmalar da okul döneminde yani 7 yaşından sonra yabancı bir dili eğitimi almaya başlayan çocukların okulöncesi  dönemdeki çocuklara göre çok daha hızlı öğrendiğini ve edindikleri bilgiyi unutma oranlarının da yine daha az olduğunu gösteriyor.. 

Şimdi karar sizin.. 

Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
Ankara/2013

Utangaç mı Fobik mi?

Bazı çocuklar diğerlerine göre daha sessiz, daha çekingendir. Yeni girdikleri her ortamda geri planda durmayı tercih ederler. Bu durum kreş çağına geldiğinde iyice belirginleşir. Sınıftaki oyunlara, aktivitelere katılmak konusunda gerçekten isteksizdir. Eğer zorlanacak olursa bu sefer kreşe gitmeye tepki gösterir.
Bu çocuklar anne baba ya da yakın akrabaları dışında yetişkinlerle iletişim kurmaktan da kaçınırlar, sorulan sorulara cevap vermez, o an güvendiği yetişkin her kimse onun arkasına saklanırlar.
Aslında genel anlamda iletişim kurmak konusunda çok başarılı değillerdir ve yalnız kalmaya meyillidirler.
Birçok anne baba böyle bir durumla karşılaştığında çocuğunun sadece utangaç olduğunu düşünür. Biraz daha girişken olması için onu yönlendirmeye çalışır. Hatta bazen daha da ileri gider ve çocuğu zorlar. Ama sonunda kabullenmek zorunda kalır. Çocuğunun huyunu olduğu gibi kabullenmekten başka çare yoktur..

Ama aslında durum sanılandan daha ciddi olabilir.

                                           
Sosyal fobiyi sosyal ortamlarda yoğun bir şekilde hissedilen aşağılanma ve mahcup olma korkusu olarak tanımlayabiliriz. Bu öyle bir korkudur ki, çocuğun yeni girdiği bir ortamda hareket etmesini hatta konuşmasını bile engeller. Bir köşede durup sessizce izlemekten öteye gidemez.
Çünkü.. 
Sosyal fobik bir çocuk çevresindekilerin, yaşıtlarının, sınıf arkadaşlarının hep kendisinden daha iyi, daha başarılı, daha yetenekli olduğunu düşünür. Kendi kendini küçük görmeye, değersiz hissetmeye eğilimlidir.
Peki bir utangaçlıkla sosyal fobi arasındaki farkı nasıl anlayabiliriz?

Çocuğunuz;
Evin dışına çıkacağı zaman fark edilir derecede daha endişeli, daha durgun, suskun oluyorsa,
Herhangi bir tıbbi neden olmadan sık sık mide,karın,baş ağrıları çekiyorsa onu endişelendiren durum ortadan kalktığında ağrıları da kesiliyorsa,
Çok az arkadaş ediniyorsa ya da hiç arkadaşı yoksa, yaşıtlarıyla olmak yerine evde tek başına vakit geçirmeyi tercih ediyorsa,
Okula gitme isteği ve akademik başarısında düşüş varsa,
İletişim kurarken göz kontağı kurmaktan kaçınıyorsa,
Uyku ve konsantrasyon problemleri yaşıyorsa, sosyal fobisi olabilir. Bir uzmana danışmanızda fayda var.

Sosyal fobi küçümsenecek bir sorun değil çünkü. Müdahale edilmezse bir kartopu gibi büyür, iletişimdeki başarısızlıklar yenilerine sebep olur. İleri dönemde madde bağımlılıklarına, depresyona neden olabilir. 

Ama hemen panik yapmayın..
Anne baba olarak sizin de üzerinize düşenler var elbette.
Öncelikle aile içinde,anne baba çocuk arasında sağlıklı bir iletişim sağlanmalı. Sosyal fobi geliştiren çocukların çocuğunun özellikle bebekliklerinde güvenli bir bağlanma sağlayamayan çocuklar olduğunu unutmayın. Önce size güvensin, ardından kendine ve sonra da çevreye.
Çocuğunuzu yetiştirirken korkutmayı bir yöntem olarak benimsemeyin anne babalar. Onu kaçırabilecek insanlar, hapse koyacak polisler, iğne yapacak doktorlar.. Bunlar çocuğun istenmeyen davranışlarını engellemeye yaramaz ama insanlara önyargılı yaklaşmasına neden olur. Elbette çocuğumuzun hiç tanımadığı inanlara koşulsuzca güvenmesini istemeyiz. Çevremiz tehlikelerle dolu. Ama çocuğu dış dünyadan aşırı korkutmak da çözüm değil. Aradaki ince çizgiyi geçmemeye dikkat edin.
Çocuğunuzun hatalarına odaklanmayın. Sürekli ceza vermeyin. Çocuğunuz sadece hata yapmaktan, ceza almaktan korktuğu için kendini geri planda tutmasın.
Bunun yerine her zaman başarılarını takdir etmelisiniz. Bu çocuğu yeni başarılar için çalışmaya motive eder.
Çocuğunuzun yaşıtlarıyla vakit geçirmesi için imkanlar yaratın. Evin içinde sadece anne babasıyla geçirmesin bütün zamanını. Televizyon ya da bilgisayar başında sosyalleşmeyi öğrenemez. Bunun için gerçek iletişim fırsatlarına ihtiyacı var. Çocuğunuz diğer çocuklarla zaman geçirdikçe iletişim becerisi artacak.

Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
Ankara/2013

Saldırgan Çocukla Başetmenin Yolları

Her istediklerini ağlayarak almaya çalışan, sık sık öfke nöbetlerine kapılan, yerlerde çırpınan, kendilerine ya da anne babalarına,yaşıtlarına şiddet uygulayan çocuklar..
İletişimde şiddeti yöntem olarak benimseyen bu çocuklar girdikleri ortama uyum sağlamakta ciddi anlamda zorluk çekiyorlar. Asıl üzücü olan, şiddetin dozu çocukların arasında gün geçtikçe artıyor.   
Bir anne babanın karşılaşacağı en can sıkıcı durumlardan biri çocuğunun bir başka çocuğun şiddetine maruz kalması.
Çocuğu diğer çocuklara şiddet uygulayan anne babanın durumu da en az onlar kadar can sıkıcı.
Saldırgan çocuğa sahip çoğu anne baba gerçekten ne yapmaları gerektiğini bilmiyor.
Hatta birçoğu kreşten ya da okuldan ilk şikayet gelene kadar çocuğunun şiddete eğilimli olduğunun farkında bile olmuyor.
Neden?
Çünkü çocuklar doğuştan bilmez vurmayı, kırmayı, bağırmayı.
Onlara bu davranışları biz öğretiriz. Biz, yani yetişkinler!
Sürekli bağıran bir anne, çocuğuna ya da eşine şiddet uygulayan bir baba, kardeşini aşağılayan bir abla ya da ağabey.
Şiddetin bir iletişim dili olarak benimsendiği ailelerde yetişen şanssız çocuklar bunu benimser ve diğer sosyal ilişkilerinde de -başka bir yol bilmediği için- kullanır.
Sonra sınıfta sorun yarattığı için çocuğu sürekli azarlayan ya da yok sayan öğretmenin şiddeti eklenir bu çembere ya da çocuğun sınıftan hatta okuldan atılması için bastıran -elbette kendi çocuklarını korumak amacıyla- diğer veliler..
Ve tüm bunlara maruz kalarak büyüyen çocuk yol verme kavgası çıkarıp insan canına kast eden, sokak ortasında eşini, sevgilisini döven,öldüren bir adama ya da sevgisiz, çocuklarını dayakla eğitmeye çalışan bir kadına dönüşür.

Ben kendi çocuğumdan sorumluyum, elalemin çocuğundan bana ne demek de bir seçenek elbette. Ama yarın o çocuğunun sizin evladınızın karşısına çıkmayacağını da garanti edebiliyor musunuz?



-Konuşmayın, örnek olun!
Aslında bir çocuk saldırgan tepkiler veriyorsa onun bu davranışına odaklanmak yerine altında yatan sebepleri bulmak gerekiyor.
Üstelik sadece anne baba tutumları değil belirleyici olan, izledikleri çizgi filmler ve diziler, oynadıkları bilgisayar oyunları da mercek altına alınmalı.

Öncelikle çocuğa şiddetin bir iletişim biçimi olmadığını öğretmeniz gerekiyor.
Ancak bunu uzun nasihatlerle başarmak mümkün değil!
Fiziksel ya da psikolojik şiddetin yaşandığı evde yetişen çocuklar şiddeti bir sorun çözme ve hatta iletişim biçimi olarak benimser. Bunu engelleyemezsiniz.
"Çocuklarınız için" katlanacağınız şiddetin en başta çocuklarınıza ciddi anlamda zarar verdiğini bilmelisiniz.
Şiddet sadece vurmak, kırmak değil. Eğer siz günlük hayatta karşılaştığınız sorunlara ve insanlara bağırarak, öfkelenerek tepki gösteriyorsanız, en basit haliyle örneğin trafikte diğer sürücülerle kavga edip, küfürler savuruyorsanız, sizi sürekli gözleyen ve örnek alan çocuğunuzun çok farklı davranmasını bekleyemezsiniz.

-İlgilenin ki dikkat çekmek için yapmasın!

Çocuğun saldırganlığı bir dikkat çekme yöntemi olarak kullanmasını engellemelisiniz. Eğer çocuğunuzla yeterince kaliteli zaman geçiriyorsanız bu tip tepkilerle karşılaşma ihtimaliniz -eğer sürekli şiddete başvuran bir rol model yoksa- gerçekten düşük.
Unutmayın, çocuk için anne babasının dikkatini üzerinde toplamasını sağlayan her yol mübahtır.
Yeterince ilgi görmeyen bir çocuk kızgınlığınızı, öfkenizi vereceğiniz cezaları bile ona ayırdığınız zaman olarak görüp çabalayabilir.
Siz hiç, "annem kızıyor ama olsun en azından bağırırken benimle konuşuyor" diyen bir çocukla tanıştınız mı? Ben tanıştım. Ve uzun çabaların ardından anne babasının ona gerçekten zaman ayırmasını sağladığımızda çocuğun yaramazlıklarının bıçak gibi kesilişini gördüm.
-Çocuğa özgürlük alanı tanıyın!

Çocuğunuza duygularını ifade etmenin yollarını öğretin. Bunu hem örnek olarak hem de dinlemeyi bilerek başarabilirsiniz. Bazı saldırganlık davranışları, biriken öfkenin patlamasıdır.
Sürekli bastırılan, etrafı kuralar ve cezalarla örülü çocuklarda şiddet eğiliminin olması son derece normal. 
O nedenle anne baba olarak sürekli yeni kurallar uydurmak yerine, sadece belli, önemli konularda kesin kurallarınız olsun. Söz konusu bu kurallar olduğunda da tutarlı ve kararlı olun. 
Her adımında çocuğuna “yapma, etme” diyen anne babalardan olmayın.
Keşfetmesi, öğrenmesi için ona zaman ve alan tanıyın.

-Çocuğa hislerini anlatmayı öğretin!

Bilinçlendik, değiştik, evrildik ama hala "erkekler ağlamaz oğlum" diyen yok mu aramızda?
Ağlar arkadaşım ağlar.
Hatta en iyi erkek ağlamayı da bilen erkektir.
İyi anne-babalar, yeri geldi mi utanmadan ağlayan erkekleri yetiştirir.
Çocuklarınıza hislerini anlatmanın yollarını öğretin.
Bunun için de en başta siz hislerinizi anlatın.
Bir çocuk yaramazlık yaptığında "ne yaptın sen, çok yaramazsın" diye etiketlemek yerine, "bu davranışın beni şaşırttı ve rahatsız etti çünkü senden beklemezdim" desenize bir kere. Çocuğunuz şaşıracak, "nasılsa ben yaramazım" diye benimseyip öyle davranmaya devam etmek yerine, "demek ki benden beklenen bu değil, ben bu değilim" diye düşünecek. Kendi davranışının ve sonuçlarının muhasebesini kendi yapacak.
Bugün çevrenizde gördüğünüz her iki yetişkinden biri bu beceriden yoksun..
Sizin çocuğunuz da onlardan biri mi olsun?

 Oyunlar, diziler!

En önemli noktalardan biri; çocuğunuzun izlediklerine ve oynadığı oyunlara dikkat edin. Onun hayatındaki en önemli rol model sizsiniz ama örnek aldığı sadece siz değilsiniz! Şiddet içerikli filmler izlemesine, oyunlar oynamasına mümkün olduğunca izin vermeyin.
Bilgisayar ekranında sürekli kan revan içinde adam öldüren, öldürdükçe güçlenen, puanlar kazanan, takdir edilen çocuk zamanla bunu içselleştirir. Elbette elinde bıçak ortaya atılmayacak ama karşısındaki ondan zayıfsa eğer kullandığı ilk yöntem şiddet olacak.

Erkek çocukları için tercih ettiğiniz ilk oyuncaklar silahlar, kılıçlar olmasın. Çocuğunuza savaşmayı, vurmayı, öldürmeyi öğretmeyin. Erkek adamdır demeyin.
Bir silah karşısındakine zarar vermek dışında ne işe yarar, çocuğunuza ne katar?
Erkek gibi olmanın yolu bu oyunlardan ve oyuncaklardan geçmiyor.

Ceza mı vermeli? Görmezden mi gelmeli?

Olası tedbirleri aldınız ama sonuçta çocuk bu. Bir arkadaşını örnek alıp, göreceği tepkiyi merak ederek de şiddete başvurabilir.

Saldırganlık anında çocuğunuzu önce sakinleştirin. Ardından da neye sinirlendiği konusunda konuşmaya teşvik edin. Şiddete şiddetle karşılık vermeyin!
Bu yapılacak en büyük hatadır ve çocuğunuzun saldırgan halini pekiştirmekten başka bir işe yaramaz unutmayın.       
Eğer zaten siz çocuğunuza doğru iletişim yollarını öğrettiyseniz ve doğru tepkileri vermeyi başarırsanız bu davranışları birkaç denemenin ötesine geçmeyecektir.

Belki siz mümkün olduğunca doğru adımları attınız ama gün geldi çocuğunuz ona vuran, elindekileri zorla alan ya da arkadaş grubundan dışlayıp psikolojik şiddet uygulayan bir okul-mahalle arkadaşıyla karşılaştı.

Ne yaparsınız?
Bu yanıtlanması zor bir soru. Bazı anne babalar çocuklarının bu ilk sınavını hayatın kendisiyle eşdeğer görür. Çocuğunun hakkını savunamayan, pısırık bir yetişkin olabileceği endişesine kapılır.
"Sana vurduysa sen de ona vur, hakkını savun" der.
Olabilir. Belki o an çocuk oyuncağını geri almayı başarır.
Sonra karşısına bir başka küçük kabadayı çıkar.
Bu kez anne babasına hiç danışmadan sallar yumruğu.
Gücüne hayran birkaç arkadaş bile edinebilir bu sayede.
Sonra..
Çocuk ona saldıran değil sadece istediğini vermeyen bir başka arkadaşına vurur.
O çocuk da akşam ağlayarak anne babasına anlatır durumu.
Anne baba endişelenir. "Sen niye vurmadın evladım, sana vurana sen de vur?" derler. 

Çocuklarının hayatta mağlup olmasından korkan bu anne babalar, fark etmeden küçük kabadayılar yaratırlar.
Şiddet tıpkı bir kar topu gibi şiddetle beslenir. Ve yapacağınız en büyük hata çocuğunuzu bu kar topunun içine atıp içindeki şiddeti büyütmesine izin vermektir. 

Bu demek değil ki çocuğunuza zarar verilmesine seyirci kalacaksınız.
Ki bunu hiçbirimiz yapamayız.
Zaten yapmamalıyız.
Öncelikle kendi çocuğunuzla başlayın işe. Onu neyin rahatsız ettiğini anlatmasını sağlayın, sakince dinleyin. Öfkelenmek, hemen devreye girip "ben öğretmeninle konuşurum" demek yerine anlatın.
"Bazı şanssız çocuklar çevrelerindeki insanlardan vurmayı, kırmayı, bağırmayı öğreniyor. Çünkü onların evinde herkes bunu yapıyor. O yüzden de sizin yanınıza gelince de aynı davranışları sürdürüyor."
"Bunu düzeltmek senin elinde değil, o yüzden en iyisi başarabilirsen ondan mümkün olduğunca uzak durmak. Başka arkadaşlar edinmeyi deneyebilirsin. Eğer seni rahatsız etmeye devam ederse durumu öğretmenine ve bana anlat olur mu" 

Eğer çocuğunuzun maruz kaldığı şiddet ciddi bir boyutta değilse ilk adımınız çocuğunuzu gözetim altında tutarak sorunuyla baş etmesini sağlamak olmalı. İzinsiz kalem ya da oyuncak alma durumunda hemen devreye girmeniz çocuğunuzun sorunlarıyla baş etme becerisi geliştirmesini engelleyebilir.    

Eğer durum daha ciddiyse elbette devreye gireceksiniz. Ama yine tepkilerinizin abartılı olmamasına dikkat ederek. Çocuğunuzun öğretmeninden mutlaka destek almalısınız. Bazen bu tip davranışlar tüm sınıfı idare etmeye çalışan öğretmenlerin gözünden kaçabiliyor. Sizin bu konuya dikkat çekmeniz ve öğretmenden de özen göstermesini rica etmeniz gerekebilir.

Ama öğretmenlerin de çaresiz kaldığı anlar var tabi. Hatta yanlış adımlar atarak sorunu pekiştirdikleri zamanlar da oluyor. Bazı sınıflarda engellenemeyen ,kural tanımayan, baş edilemeyen bir ya da birkaç çocuk olur. Veliler sürekli şikayet eder, öğretmen elinden geleni dener ama durum değişmez. En can sıkıcı olansa şiddeti benimsemiş çocuğun ailesinin durumu kabullenmemiş olmasıdır. Ortada bir sorun olduğuna inanmayan anne baba sorunu gidermek için bir adım da atmaz haliyle..     

Eğer varsa okuldaki rehber öğretmeninizden konuya el atmasını istemelisiniz. Tüm veliler şikayet iletip ailenin savunma kalkanlarını kaldırmasına sebep olmadan önce, rehber öğretmen şiddet eğilimli çocuğun ailesiyle görüşmeli.
Birebir görüşmede, çocuklarının iletişim kurmakta bazı sorunlar yaşadığı, şiddete başvurduğu ve bu durumun diğer arkadaşlarıyla ilişkilerini oldukça olumsuz etkilediği uygun dille aileye anlatılmalı.
En doğrusu rehber öğretmenin aileyi bir çocuk psikoloğuna yönlendirmesi ama tabi bunu çocuğu ya da aileyi etiketlemeden yapmalı.
Eğer aile yardım almaya dirençliyse kendisi bir uzmana danışarak aileye rehberlik etmeye çalışmalı.

Her anne baba çocuğu için en iyisini ister. Bazen bunu yapamaz ama ister. O nedenle de anne babalığı hakkında eleştiriler onları kırabilir ve saldırganlaştırabilir. Anne babayı suçlamak yerine bu en temel isteği onlara hatırlatmak ve doğru yolu göstermek en iyi sonucu verir.
Çözülemeyen ve gittikçe büyüyen sorunlarda en son başvurulan yöntem şiddet eğilimli çocuğun sınıftan ya da okuldan uzaklaştırılması hatta atılması oluyor. Ancak özellikle de okulun ilk yıllarında bu sadece o çocuk için değil bu süreci yaşamış arkadaşları için de travmatik bir tecrübe olarak kalıyor. Aralarından birinin hatalı davranışları nedeniyle sosyal ortamdan dışlanması diğer tüm çocukların da başıma böyle bir şey gelebilir korkusunu büyütmesine neden olabilir. Bu da ileri dönemde dışlanma korkusuyla bazı davranışlardan, hakkını savunmaktan, kendi olmaktan vazgeçmesi sonucunu doğurabilir. 

Konu hassas. İnce bir köprünün üzerinde yürümek gibi. O yüzden anne babalar, aşırı tepkileriniz, fevri çıkışlarınız, düşünmeden atacağınız adımlar sadece sürünün kara kuzusunu değil, tüm beyaz kuzucukları da uçuruma sürükleyebilir.    
  


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU

Sadece Babalar İçin Tavsiyeler..

Ellerimi hiç bırakma baba.. 

Babalar bu kez sözüm size..
Aslında yazarken ya da seminerlerimde hiçbir zaman sadece anneleri muhattap almadım. 
Bir çocuğun sağlıklı gelişimi için tıpkı annesi gibi babasına, babasının ilgisine ve sevgisine ihtiyacı var. Ve biliyorum siz babalar da tıpkı anneler gibi çocuğunuzun gelişiminin her aşamasıyla yakından ilgileniyorsunuz.. 
Bazen zamansızlık, bazen de çocuğunu paylaşmakta zorlanan annelere rağmen..

Baba olmak kolay değil.. 
Bir kere en baştan annelere göre bir-sıfır geriden başlıyor ebeveynlik serüveniniz. Bebeğinizi karnında taşıyan, onun büyüyüşünü an be an hisseden, doğum gibi bir mucizeyi yaşayan, sonra da bizzat bedeniyle çocuğunuzu doyuran eşiniz.. Yani anne.. 
Bu aşamada size düşense ruh hali sürekli değişen bir kadını anlamaya, hoş tutmaya çalışmak, bir yandan da hayatınızın en önemli rolüne babalığa alışmak..
Biliyorum gerçekten zor..

Bazı evlerde bebeğin doğumuyla babanın pabucu tabiri caizse dama atılır. Günün her anını bebeğiyle geçiren anne çoğu zaman bir eş de olduğunu unutuverir. Hatta bazen geceleri rahat uyusun diye yani iyi niyetle baba odadan gönderilir. Bu durumda önünüzde iki seçenek var babalar.. 
Ya işin kolayına kaçacak ve bebeğin bakımıyla ilgili tüm sorumluluğu eşinizin üzerine yıkıp kendinizi dışarıda tutacaksınız ya da elinizi taşın altına koyacaksınız. 
Bu ikisinin arasındaki fark ne biliyor musunuz? 
İleride babasına mesafeli duran, dış dünyaya karşı daha çekingen, hatta belki annesine bağımlı ya da kendine güvenli, dış dünyaya meraklı, babasıyla da paylaşımı yoğun bir çocuk.. Bir baba olarak hangisi sizi daha mutlu eder?


Bizim toplumumuzda erkek olmak, duygularını açık seçik belli etmemek, daha sert daha dayanıklı durmak demek.. Birçoğumuzun bilinçaltı bu ve bunun gibi mesajlarla dolu. Evet, şimdiki babalar bizim babalarımıza göre çok daha sık gösteriyor sevgisini ama yine de içten içe bir ses belli bir mesafede durmanız gerektiğini söylüyor mu?
"Aman çok yüz verme, sonra tepene çıkar" diyor mu o ses..  Aman onu dinlemeyin..

Elbette kurallarınız olacak.. Elbette bazen kızacaksınız, bazen ceza vereceksiniz.. Ama çocuğunuza her koşulda sevginizi en açık, en saf haliyle göstermekten asla sakınmayın. Sevgisini doya doya gösteren bir babanın da otoritesi olur. Üstelik çocuğunuz böyle bir ilişkiniz olursa sizin söylediklerinizi daha çabuk içselleştirir. Bu ne demek biliyor musunuz? Kurallarınıza mecburiyetten ya da korkusundan değil, anlamlandırarak ve inanarak uyar.

Böyle bir baba çocuk ilişkisinin temellerini bebeğiniz doğduğu andan itibaren atmalısınız. Bebeğinizin bakımına yardım etmek çoğu zaman zannettiğiniz gibi sadece eşinizin üzerindeki yükü hafifletmiyor. Aynı zamanda çocuğunuzla paylaşımınızı da artırıyor. Bebeğinizin altını değiştirirken yapacağınız masaj ya da bir dokunuş,  göğsünüzde uyuturken alacağı baba kokusu ilişkinizin yapı taşı olacak..

Yani kural bir: doğumundan itibaren bebeğinizin bakımında rol üstlenin. 

Bazen anneler korkar, bu içgüdüseldir. Bebeğine zarar geleceği, canı yanacağı endişesiyle onu babasına bile emanet edemez. Bu durumda geri çekilmek yerine, eşinizin güvenini kazanmaya ve çocuğunuzla mümkün olduğunca çok temas etmeye özen gösterin.

Birçok ailede baba kural koyucu, ceza verici merci haline gelir zamanla. Ya da tam tersi, anne kuralları koyar, gün boyu çocuğunu göremeyen baba akşam gelir tüm kuralları bozar. 
Her iki durum da çocuğun kafasını karıştırmaktan başka işe yaramaz. Bir baba olarak eşinizle konuşmalı, çocuğunuzun gelişimiyle ilgili hem kritik hem de günlük konularda bir orta yol bulmalısınız. En önemli nokta ise aldığınız ortak kararlar doğrultusunda çocuğunuza karşı tutarlı ve kararlı olmak. Bu hem anneler hem de babalar için bazen zor olabiliyor.. 
“Ben babamı daha çok seviyorum, o beni hiç üzmüyor” diyen bir çocuk birçok babanın gururunu okşar belki ama bu durum bir süre sonra canınızı sıkmaya başlayabilir. Çünkü bugün istediklerini yaptığınız için size yakın duran ufaklık yarın bir başka konuda, sizin karşınızda olabilir. Taraflardan birinin iyi polis birinin kötü polis olduğu ailelerde çocuklar bu durumu kullanma becerisi kazanır. Üstelik çocukluk döneminden sonra  bir de ergenlik dönemi var unutmayın..

 O zaman kural iki: Çocuğunuzuz gelişimiyle ilgili tüm konularda eşinizle ortak bir yol haritası izleyin. ufak tefek fikir ayrılıklarınız olduğunda bunu çocuğunuza yansıtmamaya çalışın. Anne baba olarak kararlı ve tutarlı olun.. 

Paylaşım bir ilişkiyi şekillendirir. Çocuğunuzla paylaşımınızı artırmak için her fırsatı kullanın babalar. Bunun için ille de uzun zamanlara ihtiyacınız yok. İşten gelince sarılmak, boğuşmak, günün nasıl geçti diye sormak paylaşmaktır. 
Ama hal hatır sormayı sorgulamakla karıştırırsanız tam tersi etkisi olur. 
“Okulun nasıl geçti, bugün hangi konuyu işlediniz, tahtaya kalktın mı, ödevini yaptın mı..” çoğu babanın soruları bunlar oluyor.. 
Oysa bu hal hatır sormak bu değil.. 
Günün iyi miydi demek, keyfin yerinde mi diye sormak, doya doya oyun oynayıp oynamadığını öğrenmek, seni özledim deyip sarılmak.. İşte bahsettiğim sağlıklı iletişim bu..

İşte kural üç: Çocuğunuzla mutlaka sohbet edin. Hisleriyle, düşünceleriyle ilgilenin. 

Hafta içi çalışıyorsunuz, yorgun argın eve geliyorsunuz zaten muhtemelen kısa süre sonra da çocuğunuz uyuyor. İşte bu yüzden hafta sonu alıyorsunuz çocuğunuzu, götürüyorsunuz bir alışveriş merkezine ve istediği bir oyuncağı ona hediye ediyorsunuz.. Oldu mu şimdi.. 
İyi baba oldum mu diyorsunuz kendinize?

Babalık bu kadar kolay değil ki.. 
Üstelik alacağınız en pahalı hediye bile bir babanın ilgisi, babayla geçirilecek zamanın yerini tutamaz. Gelin şu hediyelerde ilgisizliğimizi telafi etme çabasını bir yana bırakalım.
Alın çocuğunuzu çıkın sokağa, beraber bir yürüyüş yapsanız da olur, parka gitseniz de. Top da oynayabilirsiniz. Ya da hızlıca gidip gelirim derdine düşmeyin, eşinizin elinize tutuşturduğu alışveriş listesini
 almaya beraber gidin.
Yolda yapacağınız o 10 dakikalık sohbet, el ele yürüyüşünüz yetişkin olduğunda bile çocuğunuzun yüzünde bir gülümseme yaratacak, öyle güzel bir anı olacak ki.. 

Ve kural dört: Çocuğunuza ayıramadığınız zamanı, gösteremediğiniz ilgili hediyelerle telafi etmeye çalışmayın. 


UNUTMAYIN.. Çocuğunuzdan saygı görmek için ille de sert durmanıza ya da her istediğini yapmanıza gerek yok. Tam tersi belli kuralları olan, annesiyle iyi bir iletişim kuran, sevgisini gösteren ve çocuğuna saygı duymayı bilen bir baba, mutlaka ama mutlaka çocuklarından saygı ve sevgi görür.  


Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
Ankara/2013



Doğru bilinen yanlışlar; HİPERAKTİVİTE!


Hareketli, kıpır kıpır bir çocuk..
Yeni girdiği bir ortamda çevresindeki kişiler, eşyalar ilgisini çekiyor, hemen uzanıp almak, incelemek istiyor..
Annesi ve babası ise sürekli uyarma halinde;  “yavrum koşma, evladım dur, çocuğum elleme..”

Bir bakıyorsunuz, koltuğun üzerinde yürüyor, bir bakıyorsunuz masanın altına girmiş. Ama ne zaman sevdiği bir çizgi film başlıyor,bilgisayar açılıyor ya da babası en sevdiği oyuncağı alıp “gel oynayalım” diyor, o zaman oturuyor başına, dakikarca gözü başka bir şey görmüyor..
Dünya Kerimoğlu (Temmuz 2015)


Çevrenizde hatta belki evinizde bu minik sevimli canavarlardan biri vardır mutlaka. Eskiden olsa annelerimizin, anneannelerimizin “kurtlu” dediği, enerjisini boşaltsın diye sokağa yolladığı bu çocuklar için yeni ve çok popüler bir tanım var artık “hiperaktif”..

Popüler ama çok yanlış biliniyor hiperaktivite, tam adıyla “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu”.  Anne babalar çevreden duydukları, edindikleri yanlış bilgilerle çocuklarını hiperaktif diye etiketliyor, çoğu zaman bu tanıyı alana kadar da farklı farklı uzmanların kapısını aşındırıyor. Oysa hiperaktivite okul çağındaki her  100 çocuktan ortalama 5’inde görülürken, diğer çocuklarla yaşanan sorunların temelinde anne babanın hataları yatıyor.
Öncelikle kabul edelim.
Çocuklar hareketlidir. Özellikle de okulöncesi dönemde sürekli bir merak, öğrenme, keşfetme ve tüm bunların yanında kendi kimliğini oluşturmak için bağımsızlaşma çabası vardır. Mizacına ve elbette ailenin yapısına ve anne baba tavırlarına bağlı olarak çocuktaki bu hareketlilik hali bazen daha fazla bazen de daha az olur. İşte bu yüzden çocuğunuzu komşunun, akrabaların çocukları ya da kreşteki arkadaşlarıyla kıyaslamak sizi yanıltır ve bir kısır döngünün içine sokar. Unutmayın, siz de çocuğunuz da teksiniz, biriciksiniz. Bir başka evin düzeni, yaşayışı, kuralları sizinkinden farklıdır işte bu yüzden çocuklarınızın da farklı olması son derece doğal.
Sanırım gerçek Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun ne olduğunu bilmek, her çocuğa bu etiketi yapıştırmanın önüne biraz olsun geçebilir. Aslında temelde üç belirleyici özellikten bahsedebiliriz;  aşırı hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat toplayamama.”

-Çocuk aşırı hareketlidir. Ama bu hareketlilik diğer çocuklardan farklıdır. Sevdiği bir oyun sırasında bile yerinde duramaz, otururken sürekli ve çoğunlukla huzursuz bir şekilde kollarını, ayaklarını sallar, hareketsiz kalmaya zorlandığında huzursuzluğu artar, öfkelenir, saldırganlaşır. Uyku sırasında bile bir mücadele içindedir sanki.
-Hareketleri çoğunlukla planlı ya da bir amaca hizmet eden hareketler değildir. Mesela ilk kez girdiği bir ortamda hareketliliği keşfetmeye odaklı değildir. Sürekli amaçsızca yürür, koşar. Olası sonuçları düşünmeden hareket ettiği için kendini sık tehlikeye atabilir.
-Kendi başına karar vermekte ciddi anlamda zorlanır, sürekli bir başkasının yönlendirmesine ihtiyaç duyar.

-  Sevse bile oyun oynarken  sıra bekleyemez ve kurallar konusunda ciddi huzursuzluk yaşar. Yaşıtlarıyla uyumlu oyun kurma becerisi ya hiç gelişmemiştir ya da çok az gelişmiştir. Çünkü isteklerini erteleyemez. Bu nedenle arkadaşlarıyla kavga eder, iter, vurur. Arkadaşları oyuna almak konusunda isteksizdir.

- Dikkatini toplayamaz, sanki aklı sürekli başka bir yerde gibidir.Siz konuşurken gözünüzün içine bakıyor olsa bile sizi dinlemediğini hissedersiniz.Çoğunlukta yüksek sesli ve hızla konuşur hatta bağırır. Başladığı işin sonunu getiremez, sürekli bir aktiviteden diğerine geçer. Yaşıtlarına göre el becerileri, okuma, yazma, çizme, boyama, kesme becerileri daha az gelişir. Bilgisayar ya da televizyon karşısında öyle saatlerce duramaz.
-Eşyalarını çok sık kaybeder, yapması gerekenleri unutur, bir program çerçevesinde düzenli çalışma yapması çok zordur. Çoğunlukla sakardır.

Bu özelliklerden birini ya da birkaçını zaman zaman kendi çocuğunuzda da görebilirsiniz. Aman hemen panik yapmayın.  Unutmayın Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu bazen ortaya çıkan sonra kendiliğinden kaybolan bir durum değildir, sürekli görülür ve hem çocuğun hem de ailesinin yaşam kalitesini ciddi anlamda azaltır.
Peki ya bu öyle olmadığı halde çocuğunun hiperaktif olduğunu düşünen diğer anne babalar.Bu kısım sizi ilgilendiriyor..
Eğer evinizde kurallar yoksa, ya da yok denecek kadar az dikkate alınıyorsa, hayatınızın akışı hep çocuğunuzun istekleri doğrultusunda şekilleniyorsa siz kendi küçük canavarınızı kendiniz yaratıyorsunuz demektir. Belki okul öncesi dönemde “bir tanecik evladım var, tabi her istediğini yaparım” der idare edersiniz ama ya kreş ya da okul zamanı geldiğinde..
Evinizin her istediği yapılan prensi ya da prensesi  okula  ya da kreşe adapte olmakta ne kadar zorlanacak biliyor musunuz? Şaşırmayın,  o güne kadar hiç karşılaşmadığı kurallarla örülü yaşamı direnç göstermeden kabullenmesini bekleyemezsiniz zaten. Beklerseniz, hayal kırıklığına uğrarsınız..

İşte bu beklentiyle çocuğunu kreşe başlatıp, sonra da öğretmenin uyarılarıyla danışmaya gelen anne babalara bunu anlatıyorum hep. Çoğu öğretmen de aynı hataya düşüyor, sınıfta yerine oturması gerektiğinde oturmayan, yemek yemesi gerekirken oyun oynamak için direnen, uyku zamanı gözyaşlarına boğulan çocuklar mutlaka “hiperaktif” değildir. Hatta onlara hiperaktif demek işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değil. Bu çocukların tek bir sorunu var; bugüne kadar her istediğini yaptı , şimdi neden yapamayacağını anlamıyor ve kurallara uymayı bilmiyor..
O yüzden yol yakınken evinizde çocuğun yaşına uygun bir kurallar bütünü oluşturmalısınız. Bu herşeyi yasaklayın, hareket alanını kısıtlayın demek değil elbette. Ama evde benimsediği kurallar çocuğun toplum yaşamına dahil olduğunda sosyal kuralları kabullenmesini dolayısıyla da uyumunu kolaylaştırır bunu da unutmayın.
Uzun lafın kısası..
Nasıl ki her morali bozulan insan “depresyonda” değilse, her hareketli, yaramaz çocuk “hiperaktif” değil anne babalar. Siz siz olun hem kendi çocuğunuza hem de çevrenizdeki çocuklara bu yakıştırmayı yapmadan önce gelin bir daha düşünün..

Psikolog Irmak GÜRCAN KERİMOĞLU
ANKARA/2013 

Odayı Ayırma Zamanı..

Bebeğiniz doğmadan belki aylar önce gidip seçtiniz, minik yatağını, kıyafetlerini tek tek dizdiğiniz dolabını.  Bir de koltuk koydunuz odaya belki, emzirme ve dinlenme koltuğu. Perdeleri, kapı süsü, yatağının üstünde müzikli dönencesi, oyuncakları, hepsi tastamam. Ama doğduklarında o kadar minik, o kadar savunmasız oluyorlar ki dünyanın en güzel odası bile olsa küçücük yavrunuzu bu odada tek başına bırakmak aklınızın köşesinden geçmez. Çoğu anne-baba bir portatif yatakla bebeklerini odalarında misafir etmeye başlar. Hatta bazen ertesi gün işe gidecek,rahat uyusun diye baba odadan taşınır, anne ve bebek yalnız kalır.


Dünya Kerimoğlu /2014   (Anne beni burada bırakma bakışı!)
Eğer dengeler tutturulamazsa aradan aylar geçer ve sonunda ortaya annesinden ayrılmaya direnen bir bebek, eşinden ayrı kalan bir baba, bebeğin tüm sorumluluğunu tek başına yüklenmiş bir anne yani sonuçta mutsuz,doyumsuz bir aile çıkar..   
Gelin en başından başlayalım..
Bebeğinizin ilk altı ay anne-babasının odasında her ikinizle birlikte ama kendisine ait bir yatakta yatması hem anne-baba hem de bebek için en doğrusu gibi görünüyor. Böylece sık sık nefes alıyor mu diye kontrol eden annenin ‘ağlarsa, üstünü açarsa’ endişelerinin de önüne geçilmiş oluyor. Hem anne hem de yeni doğan bebek kendini daha güvende hissediyor. Özellikle de  emziriyorsa annenin işi ciddi anlamda kolaylaşmış oluyor. Unutmayın, mutlu bir bebek yetiştirmek için annenin yani sizin de mutlu olmanız gerekiyor. Uykusuzluğun, odalar arası git gel mesaisinin yaratacağı stres size de bebeğinize de daha çok zarar veriyor. İşte o nedenle odayı ayırma işini emzirme sıklığınızın azaldığı zamana kadar ertelemek en doğru karar olabiliyor.  
Ama altını çizmek gereken iki nokta var, birincisi baba odadan taşınmayacak, ikincisi de bebek anne babasının yatağında yatmayacak.
Babanın bebek geldiği için kendi odasından ayrılmak zorunda kalması, babanın kendini dışlanmış annenin de kendini yalnız hissetmesine neden oluyor. Zaten ilk aylarında bebek annesine tam anlamıyla bağımlı, beslenmek için annesinin vücuduna muhtaç, en azından gaz çıkarma, pışpışlama gibi diğer ihtiyaçlarıyla babayla temasta olmalı, birbirlerini hissetmeliler. Ortada bir zorluk varsa da anne-baba bunu birlikte çekmeli.
Aslında her aile bebeğini kendi odasında yatırmaya başlayacağı doğru zamanı kendisi belirler. Örneğin 1 yaşında odasına geçiririm diyen anne bebeği yaşını kış ortasında dolduruyorsa onu kendi odasında yatırmak konusunda daha isteksiz oluyor. Üşür, üstünü açar diye korkuyor. Yani hayatın her alanında olduğu gibi teoriyle pratik, planlarla gerçekler birbirini tutmuyor. Bu son derece normal. 
Dolayısıyla kesin hatlarla belirlenmiş bir "doğru zaman"dan bahsetmek yerine, ortalama 6 aydan sonra 1 hatta 1 buçuk yaşa kadar çocuğu kendi odasında yatırmaya başlarsanız hem sizin hem de onun için işleri kolaylaştırmış olursunuz. 
Çocuğunuz büyüdükçe ve sizinle yattığı süre uzadıkça ayrılmaya direnci artar. Yani zaman lehinize değil, aleyhinize işliyor. Bunu unutmayın.

Çocuğunuzu odasına yatırmaya karar verdikten sonra bir yol haritanız olmalı.
Unutmayın baştan (zor olsa da) doğru yolu izlemek, hata yapıp sonra telafi etmeye çalışmaktan çok daha kolay. İşte o yüzden sadece bir sorunla karşılaştığınızda değil, önemli bir adımı atmaya karar verdiğinizde de okuyun, araştırın, fırsatınız varsa bir uzmana danışın.


Bebeğinizi odasında yatırmaya başlamadan önce onunla birlikte odasında zaman geçirmelisiniz. Beraber oyun oynamak en iyi yoldur. Yani oyuncaklarını salona ya da diğer odalara taşımak yerine onun odasında tutun. Birkaç günlük oyun seanslarından sonra öğlen uykularıyla odada uyuma serüvenine başlayabilirsiniz.  
Çocuklara kazandıracağınız her alışkanlıkta olduğu gibi oda ayırırken de iki hayati kuralımız var;
-kararlı olun
-tutarlı olun..


Öğlen uykusunu sorunsuzca kendi odasında uyuyan bebeğiniz gece uykuları söz konusu olduğunda işi inada bindirebilir. Siz onun için tüm uygun koşulları sağladığınızdan eminseniz
ve hem siz hem de bebeğiniz için doğru zamanın geldiğini düşünüyorsanız direneceksiniz. 

Elbette başta bebeğinizin, güvenli ve huzurlu bir şekilde yatacağı bir yatağı olmalı. Her an düşebilir kaygısını taşırsanız, bu kaygıyı çocuğunuza da yansıtırsınız. Bazı çocuklar karanlıkta uyumaktan hoşlanmaz. Küçük bir gece lambası ya da tavana yansıtılan renkli ışıklar uykuya geçişi hızlandırabilir. Aynı şekilde kısık sesli dinlendirici bir müzikten de faydalanabilirsiniz.
Çocuğunuzu kendi odasında yatmaya alıştırırken, yatağına bırakıp çıkmayacaksınız elbette. Onu uykuya hazırlamak sizin göreviniz. Bu aşamada yatakta birlikte uzanmak yerine, yatağının yanında bir koltukta oturmayı tercih edin. Arada bir saçını okşamak, elini tutmak güvende hissetmesini sağlar. Ama bunu alışkanlık haline getirmemelisiniz.  Çocuğunuza masal anlatın, kitap okuyun ya da kendi hikayenizi kendiniz yazın. Ama mutlaka odasında, yatağında yatarken onunla zaman geçirin. Masalı anlatırken ses tonunuz da dingin olmalı, atlaya zıplaya, heyecanla, ya da yüksek sesle anlatacağınız masallar ve müzikler onu uyarır, uykuya geçmesini de zorlaştırır.


Eğer çocuğunuz bir buçuk yaş civarındaysa o zaman tüm bunları yapmadan önce çocuğunuza artık kendi odasında uyumasını istediğinizi anlatmanız da lazım. Ama bunu gece tam da uyku zamanı değil, gündüz farklı bir saatte, bir paylaşım sırasında mesela oyun oynarken, keyfi yerindeyken yapmalısınız. Daha küçükse böyle bir açıklamaya gerek yok.
Odaları ayırmada en zor kısım gece uyanmaları. Bazı çocuklar gece yataklarında ağlar bazılarıysa kalkıp sizin odanıza gelir. İşte çoğu anne baba da tam bu noktada hata yapar. Gece vakti, yorgunluk, uykusuzluk üst üste gelince eğer “tamam gel bu gece bizle yat” derseniz, böyle geceleri tekrar tekrar yaşayacağınıza dair bir anlaşmanın altına imza atmış oluyorsunuz.


O anda zor gelse de, bebeğinizin odasına gitmeli, onu tekrar yatağına yatırıp, yatağının yanındaki koltuğunuza yerleşmeli  ve konuşmadan tekrar uykuya dalana kadar yanında durup ona güven vermelisiniz. Belki ilk günlerde bu durum her gece birkaç kez tekrarlanacak. Bir defasında baba, bir defasında anne üstlenebilir bu zorlu görevi. Kararlı olursanız çok kısa sürede çocuğunuz da direnmeyi bırakacak. Yeter ki ona bu mesajı verin; “kendi odanda güvendesin, bir sıkıntın olduğunda biz hemen yanında olacağız ama bizimle bizim odamızda yatamazsın!”

Çocuklar gece uyandıklarında çoğu zaman ihtiyaçları giderilir giderilmez yeniden uykuya dalarlar. Ama korktuklarında ya da kabus gördüklerinde sakinleştirilmeleri daha zor olur. Bu başlı başına ayrı bir konu zaten ama kısaca değinmek gerekirse, korkmuş bir çocuğu asla yalnız bırakmayın. Mutlaka yanına gidin, sarılın, sakinleştirin. Korkacak ne var demeyin. Korkusunu anladığınızı belli edin. Kınamayın, asla cezalandırmaya kalkmayın. 
Bazen anne-baba olarak bizler kolay geldiğinden ya da kopmak istemediğimizden, bazen kıyamadığımızdan çocuklarımızın bağımsızlık mücadelesine destek vermiyoruz. Destek vermediğimiz gibi alttan alta ilettiğimiz mesajlarla köstek oluyoruz. Ama unutmayın, bir çocuğun bağımsızlık mücadelesi onun kişiliğini oluşturması için çok önemli..

Hayat alışkanlıklarınızda yapacağınız bazı küçük değişikliklerin çocuğunuz için önemli olabileceğini de unutmayın. 

Örneğin bebeğiniz henüz 1-2 yaşındayken bile odasına girerken, mutlaka kapıyı çalın. 
Kapı açıkken “girebilir miyim” diye müsaade alın. 
İki yaşındaki çocuk bundan ne anlar diye düşünüyorsanız, çocuklara kişisel alanı, mahremiyeti öğretmenin en kolay yollarından birinin bu basit kural olduğunu unutmayın. 
Böylece çocuğunuzun odasını sahiplenmesini dolayısıyla da kendini bu odada güvende hissetmesini de hızlandırmış olursunuz. İleride tuvalet doluyken çat diye kapıyı açtığında ya da sizin odanıza müsaade almadan girdiğinde vereceğiniz uzun uzun öğütler hiçbir işe yaramayacak. Ama kendi odasına kapısı çalınarak girilen bir çocuk, emin olun başkalarının özel alanlarına girmek için bunun yapılması gerektiğini aklının bir köşesine siz hiçbir söz söylemeseniz de yazacak..


Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu

Anne Baba Eğitimleriyle Buluşuyoruz..


Yazıyorum..
Mümkün olduğunca çok anne babaya ulaşmaya çalışıyorum.
Çalışıyorum çünkü tek bir anne baba çocuk yetiştirirken yaptığı bir hatayı fark ederse, o çocuğun hayatı değişebilir diye düşünüyorum..
Ve biliyorum günümüz şartlarında, gerek zamansızlık gerek de maddi imkansızlıktan birçok anne baba bir uzmana danışma şansını elde edemiyor.
İşte bu nedenle sadece yazmakla kalmayıp, ücretsiz seminerlerle ulaşmaya çalışıyorum size.
Konuşuyoruz, tartışıyoruz, siz soruyorsunuz, ben cevaplıyorum.
Çoğu zaman planladığımızdan saatlerce uzun sürüyor bu buluşmalar.
Çünkü söz konusu evlatlarımız olunca sorulacak çok soru var.
Bu güne kadar çocukları için bir araya gelen, çevrem ne der diye düşünmeden aklındaki tüm soru işaretlerini gidermek için çaba sarf eden, soran, öğrenmeye çalışan, seminerlerime katılan tüm anne babalar, hepinize teşekkür ediyorum.
Çok yakında buluşmaya devam edeceğiz..
Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu


Or-An Sevgi Kreşi



        


Çankaya- İlker Barış Kreşi
Nata Vega Alışveriş Merkezi 



Altındağ- Ulucanlar Cezaevi Müzesi
Çankaya- Öveçler Deniz Kreşi

Çankaya- Dikmen İlk adım Kreşi




Medyada Anne/Baba Sınıfı

http://www.hurriyet.com.tr/ankara/22982503.asp
http://www.iha.com.tr/ankara-haberleri/psikolog-irmak-gurcan-kerimog-lu-cankayali-ebeveynlerle-bir-araya-geldi-ankara-373303/
http://www.hurriyet.com.tr/ankara/21970793.asp
http://www.haberler.com/psikolog-irmak-gurcan-kerimoglu-cankayali-4413323-haberi/