Çocuklar Sokağa..

Lafı hiç uzatmadan girelim konuya; Çocuğunuzun sokakta oynamasına izin verin!!
Eğer yalnız çıkamayacak kadar küçükse zaman ayırın, mutlaka sokağa çıkarın. Parka götürün, toprakla kumla oynasın. Çiçeklere yakından baksın,koklasın. Kediyi, köpeği sadece camdan ya da televizyondan değil,canlı canlı görsün. Böcekleri tanısın. Doğayı öğrensin. Diğer çocuklarla iletişim kurmayı, paylaşmayı keşfetsin. Tüm bunları yapabilen çocuk şanslı çocuktur.. Peki sizin çocuğunuz şanslı mı?



Zor dediğinizi duyar gibiyim. Akşam geliyorsunuz işten, o saatten sonra nereye çıkaracaksınız ki çocuğu, kendi başına yollayalım deseniz, o da olmaz, güven yok ki çevreye. Neler okuyorsunuz gazetelerde neler. Üstelik bahçe mi var, park mı var sanki çevrede. Her yer kat kat bina. Bir parça çayır çimen bulabilene aşkolsun.
Bir taraftan da, itiraf edin, kolayına kaçıyorsunuz zaten. Aç televizyonu, yaşına uygun bir çizgi film seç, ufaklık büyülenmiş gibi sessiz sakin otursun kara kutunun karşısında. Bilgisayar deseniz, evde en az bir saat sessizliği garantiler.Ya da bir oda dolusu oyuncak. Çeşit çeşit, renk renk. Şarkı söyleyeni, hareket edeni, uçanı, kaçanı. Daha ne olsun, otursun odasında oynasın işte. Sanki sizin çocukluğunuzda bu kadar çok oyuncak vardı, sokakta çalıyla çırpıyla, ağaç dallarıyla, birkaç metre don lastiğiyle oynardınız değil mi? "Vallahi şimdikiler şanslı.." mı dediniz?
İşte o noktada durun.
Bizim sokaklarımız, ağaç dallarımız,taşlarımız,mutlaka ama mutlaka sahiplenip bizim sandığımız kedilerimiz,köpeklerimiz vardı.
Doğa öyle çok oyuncak verirdi ki bize.
Çimenin kokusunu bilirdik, papatyaların ne zaman açacağını ve papatyadan taçları yakıştırırdık kendimize.
Hava sıcaksa bir bahçe hortumuyla su savaşına tutuşurduk. Lastik atlamayı bilmeyen kız çocuğu olmazdı ki, birler, ikiler, üçler derdik her ders arası.
Top oynardık. Bir odanın dört duvarı arasında değil ama, mahallenin ortasında, dondurmasına, gofretine.
Kazansak da bir gofreti tek başımıza yiyemedik ki hiç bir zaman, paylaşacak o kadar çok arkadaşımız vardı ki..
Bizdik şanslı olan..



O yüzden hiç bahaneler sıralamayın kendinize.
Günümüzün şartlarında çocuklarımızın çocuk olmalarına izin vermiyoruz ki. Aldığımız pahalı oyuncaklar çocuklarımızın hayal gücünü satın alıyor aslında bizden. Kendi kendine konuşuyor, hareket ediyor, çocuksa sadece izliyor. Artık bir çocuk bir sandalyeye bakınca ne görüyor biliyor musunuz? Sadece sandalye.. Bir de kendi çocukluğunuza sorun, onun gözünde dört nala giden bir at da olmuştu zamanında, bir uzay gemisi de..
Uzun lafın kısası..
İzin verin de çocuklarınız gerçekten çocuk olsun..

Parklar çocukların sosyalleşmesi için gerçekten uygun ortamlardır. Tabi her adımında çocuğunuzu takip edecekseniz, sürekli elinden tutup kaydırağa salıncağa siz bindirecekseniz, gözünüze kestirdiğiniz çocuklarla oynaması için ısrar edip, beğenmediklerinizin yanından kaçırmak için mücadele verecekseniz hiçbir anlamı yok..
Çocuğunuz sizin orada, bir tehlike anında yanında olacağınızın verdiği güvenle özgürlüğünü ilan etmeli. Diğer çocukların yanına gitmesine izin verin, tutup da elinden; "Bak burda kardeşler varmış, aman da ne tatlılar, senin adın ne bakayım, bak bu da benim oğlum/kızım, söyle yavrum adını arkadaşlara, şimdi uslu uslu oynayın tamam mı" demeye kalkmayacağınızı umuyorum.
Parkta siz sadece gözlemcisiniz. Müdahale gerektiren durumlar -saldırgan davranışlar- dışında bir bankta, üzerinden çaktırmadan bakacağınız kitabınızla,gazetenizle yavrunuzun sosyalleşmesini izlemenizi ve bununla gurur duymanızı tavsiye ederim.
İlk park deneyimlerinizde bebeğiniz belki biraz çekingen duracaktır, ama göreceksiniz ki zamanla iletişim kurma becerisi sizi şaşırtacak derecede artacak.
Parkta çocuğunu diğer çocuklardan ayırıp, yanına çağırıp, ıvır zıvır bişeyler yediren anneler görüyorum zaman zaman. Sonra bu annelerin oyuncağını kapan arkadaşının kafasına vuran bebeğini görünce "neden paylaşmayı bir türlü öğrenemedi anlayamıyorum" deyişini şaşkınlıkla izliyorum.

Ufaklığı parka görürüken alacağınız fazladan birkaç bisküvi, çikolatanın size ne zararı olabilir ki. Verin çocukların eline birlikte yesinler, birbirlerinin elinden alsınlar, kendilerince paylaşsınlar. Belki bazen sorun yaşanacak bu paylaşım sırasında, ki bu sorunlar da çocuğunuza ileride karşılaşması muhtemel sorunları çözmeyi öğretir.

Bir de kirlenmek konusu var tabi. Çocuğu sokağa çıkarıp toprağa girmesine, çimlerde sürünmesine izin vermeyeceksek tadı çıkar mı? Çocuklar özellikle de okul öncesi dönemde bizden farklı düşünürler. Topraktan çıkan bir solucanı tutup hava kaldırmaktan korkmazlar, ta ki bu durumu gören anne, "ayyy" diye çığlığı basıp solucanı neden ellememesi gerektiğini uzun uzun anlatana kadar. Ve sonrasında gelsin korkular..



Çocukları bıraksak sabahtan akşama yemeden, içmeden, uyumadan oyun oynarlar. Ama çoğumuz bütün günü parkta geçirecek lükse sahip değiliz ne yazık ki. İşte bu yüzden haftaiçi -o da şanslıysak- çoğunlukla bir saati geçmeyen bu gezmeleri, haftasonu daha uzun tutmanız gerekiyor. Saatlerce televizyon, bilgisayar başında kalmak çocuğunuza zarar verir, ama saatlerce açık havada yaşıtlarıyla oynamak miniğinize hiçbir zarar vermez.
Tam tersi yaşıtlarıyla bağımsız bir ortamda (özellikle bağımsız diyorum, 3 yaş öncesi sosyalleşsin diye çocukların gönderildiği öğretmen gözetimli oyun evlerinin bu ihtiyacı tam olarak karşlılayamadığını düşünüyorum çünkü) bolca vakit geçiren bir çocuğun çok daha hızlı ve daha fazla kelimeyle konuşma becerisi kazanması, iletişim yeteneğini geliştirmesi, daha sosyal olması kuvvetle muhtemel.
Bir de anne baba boyutu var tabi, eminim siz de açık havada doya doya koşan oynayan bir çocuğun evde tıkılıp kalan bir çocuktan çok daha huzurlu olduğunu, örneğin uykuya çok daha rahat geçtiğini fark etmişsinizdir.
Sokağa çıkmanın, parka gitmenin anne babalar için en can sıkıcı kısmı eve dönmektir. Kendi çocukluğumdan hatırlıyorum, eve giriş saatimiz, babamın geliş saatiydi. Cama çıkar seslenirdi annem. Her defasında 5 dakika daha diye yalvarırdık. Ama her nasıl oluyorsa babam geldiğinde sofraya oturmak için hep evdeydik. Annem bir gün açıkladı bana sırrını. Eve gelmenizi istediğim saatten yarım saat önce başlıyordum sizi çağırmaya dedi, 10'ar 15'er dakikada bir artık eve gelmeniz gerektiğini hatırlatıyordum ve sonuncusunda artık net bir ifadeyle gelin derdim, gelirdiniz.

Siz de eve dönme zamanı yaklaştığında küçük hatırlatıcılar verin miniğinize. "Tatlım son 15 dakikamız parkta, ne yapmak istersin, salıncağa mı binelim, kaydıraktan mı kayalım?"

10 dakika kala bir kez daha. "Artık eve gitme zamanı geldi, sana son 5 dakika, en son neye binmek istersin söyle bakalım"

Bu hatırlatmalar, oyunun en hararetli yerinde hiç uyarmadan "haydi gidiyoruz" demekten çok daha ikna edicidir bir çocuk için unutmayın. Hatırlatmalarınızda ufak ufak mızırdansa da aslında zihnen kendini eve gitme saatinin yaklaştığına hazırlar. Eğer daha önce tecrübe etmediyseniz, belki ilk denemelerde hatırlatmalarınıza rağmen parktan ayrılma anı sancılı olabilir. O aşamada kararlılık çok önemli, ağlasa da hatta çırpınsa da geri dönüş yapmayın. Ama"bir daha seni getirmem, ben sana demedim mi bu saatte döneceğiz diye" diye söylenmek de yok. Sadece onu alın ve eve görütün.

Sakinleştikten sonra mesela akşam yatarken konuşabilirsiniz bu konuyu. "Tatlım bugün biraz üzüldüm. (ben diyoruz, hislerimiz üzerinde yoğunlaşarak anlatıyoruz, sen beni üzdün, sen ne kötü çocuksun demiyoruz)  Yarın da parka gidelim beraber ama bu kez gitme saati geldiğinde elele tutuşup evimize gelelim tamam mı?"

Dünya Kerimoğlu/ Ömer-Zeynep Durkoç (Temmuz 2015)


Eğer bir çocuk kırk yılda bir anne babasının gönlü olunca parka gelebiliyorsa elbette direnecektir eve gitmeye. Ama bu geziler hayatınızın bir parçası haline gelirse, tekrarlanacağını bilmek onu rahatlatır, sancıyı azaltır.

Yaşadığım şehri baz alarak söylüyorum, artık ne yazık ki ailelerin beraber "birşey yapmak"tan anladığı alışveriş merkezine gitmek. Biraz gezip fast food yemek, maddi imkanlar elverdiğince çocuğa bir oyuncak almak ve sonra yorgun eve dönmek. Anne babaların bir restoranı tercih sebebi o restoranın bahçesi olması değil, çocuklara çizgi film izleme imkanı sağlıyor olması, yani yine ekrana bağlaması.. Yapmayın!
Çocuğunuzu ekrana, alışveriş merkezlerinin havasız ortamlarına boğmayın, sıkıştırmayın.

Psikolog olmanın ötesinde, çocukluğunun tamamını sokakta oynayarak, ağaç tepelerinde gezip meyve toplayarak, kafasını gözünü muhtelif defalar yaralamış bir çocuk olarak yazıyorum bunları. O kadar çok anı var ki biriktirdiğim.
Dilerim bizim çocuklarınız da bu anılardan biriktirecek kadar şanslı olur..


Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu

Naçizane Bir "Anneler Günü" Hediyesi..


31 Mayıs 2014 / Dünya'mın dünyamı değiştirdiği gün.. 

Öyle toz pembe bir macera değil bu. Her anı kelebekler gibi uçuşmuyorsun ortalıkta. Ya sancılarla kavuşuyorsun ya bedeninde kat kat bir kesikle. Sonrası malum. Uykusuzlukla sınanmak, yemek yemeği bile unutmak, bir daha asla ama asla tam olarak daha önce olduğun 'sen' olamamak. Bir sene daha geçti, her sene yazacak onlarca şey ekleniyor belki. Bu pazar sabahının, saat 05:50'sinde biliyorum ki tam iki sene oluyor, deliksiz uyuduğum tek bir gece, kalbim onda kalmadan tek bir evden çıkışım yok. Ama değer mi dersen.. Herşeye değer.. (2016) 

Anne olmadan önce, o gün içimden geçenleri, bugün ilk anneler günümde kucağımda bebeğimle okudum. 
Sordum içime, var mı başka sözün diye?
Vardı.
En çok evladımın sağlığını isterim.
Vicdanlı insanlarla karşılaşmasını, güzel günler görmesini.
O güzel günleri onunla görmeyi isterim bir de.
Gerisi aynen o zaman yazdığım gibi.. (2015)

31.05.2014  Fotoğraf:Yasemin Bektaş 

"Sanırım her şeyden önce ve en çok 'zaman' ister bir anne.
Yavrusuyla doya doya geçirebileceği günler, haftalar, aylar, yıllar..
Zaman ister.
Bebeğinin ilk dişine, ilk adımına, ilk kelimesine tanık olmak için günler.. 
Daha küçücüken şanslıysa anneannesi ya da bir başkasına emanet edip işe gitmesini erteleyecek aylar..
Mezuniyetlerini, düğününü, anne-baba oluşunu görecek yıllar..
Öyle çok zaman ki, bir şeyleri kaçırıyorum endişesiyle suçlamasın hiç kendini, korkmasın.
Bir gün bile sormasın kendi kendine "Ben iyi bir anne değil miyim" diye.
Zaman ister bir anne.. 
Bilmiyorum o kadar zaman var mı ama, 'yavrusuna doyacağı kadar' zaman işte.

"İki kişi olmak" ister aslında anne. 
Daha doğrusu ikiye bölünmek, bölünebilmek. 
Bir tarafı hayatı kaçırmazken, bir tarafıyla kendini tamamen evladına adayabilmek.
Kendinden, işinden, arkadaşlarından, anne olmadan önceki hayatından vazgeçmek zorunda kalmamak ister. 
Yeni sürülmüş ojeleri, düzgün alınmış kaşları, dip boyası gelmemiş saçları, her gün sadece kendine ayırdığı anlarıyla her şeyden önce mutlu bir kadın ve dört dörtlük bir anne olmak ister.

"Güç" ister bir anne.
Kimsenin kolay kolay dayanamayacağı, saatlerce süren o sancıların ardından yavrusuna kavuşturacak,
yorgun da olsa "anne neden" sorusuna uzun uzun cevaplar verdirecek,
her gece kör vakitlerde yatağından ışık hızıyla kaldıracak gücü ister..

Evle, işle, kocasıyla, ailesiyle, eviyle, temizlikle, ütüyle, yemekle, patronuyla, komşusuyla, faturalarıyla, misafiriyle, bozulan bulaşık makinesi, akıtan musluk, evi süpürecekken giden elektrik, çamaşırı makineye koyup bittiğini fark ettiği deterjan, tam bir kahve koymuş içecekken çocuk odasından gelen ağlama sesiyle 'gık' demeden mücadele edecek gücü ister.

"Destek" ister bir anne. 
Kendi annesinden, kocasından, akrabalarından, arkadaşlarından. 
Nihayetinde o da insan ya, yorulduğunda koluna girecek bir dost, endişelendiğinde yüreğini ferahlatacak bir can yoldaşı ister. Bazen sadece masadaki tabaklar mutfağa götürülsün, soda şişeleri salonda kalmasın çöpe atılsın ister. 
İlgi görmek için çocuğuyla yarışan, çocuklaşıp küsen bir koca değil, artık baba olduğunun farkında sorumlulukları bölüşen bir 'adam' ister.   
Arada bir "Sen biraz dinlen ben yaparım"ı duymak ister anne. 
Çaresiz hissettiğinde "sen benim tanıdığım en iyi annesin"le avunmak ister.

"Anlayış" ister bir anne. 
Aklının 38 dereceyi geçen ateşe takıldığını anlayınca "sen git bebeğinle ilgilen" diyen patronu ister. Bebeğinin hıçkırıklarını duyup kapıyı çalan "arabanız yoksa doktora ben götüreyim" diyen komşuyu, "sen şimdi çocukla evden çıkıp alamazsın" deyip çırakla eve süt gönderen bakkalı ister.

Sürekli işine karışıp, fikir vermeye çalışmayan, 'bizim zamanımızda böyleydi'yle başlayan cümleler kurmayan,, yormayan, boğmayan, mesafeye ihtiyaç duyduğunda bunu anlayıp geride durmayı başaran aile büyükleri ister.
Artık kendisinin de bir"anne" olduğunu, bebeğiyle yeni bir yola koyulduğunu ve her anne-çocuğun yolculuğunun birbirinden farklı olduğunu anlayabilen ve buna saygı duymayı becerebilen babaanne ve anneanneler ister.


"Sabır" ister anne. 
Bir insanı en baştan ilmek ilmek örecek, hiç pes etmeyecek, vazgeçmeyecek sabrı ister. 
Bazen "yeter" diye bağırmak geldiğinde içinden yutkunup devam etmesini sağlayacak,
yavrusu ağlama krizine girdiğinde hem onu kem kendisini sakinleştirecek kadar sabır. 

Kendisine sabır göstermeyenlere bile katlanacak kadar sabır ister bir anne.

Var mı bunların nerede satıldığını bilen, hangi mağazada, kaç liraya, kaç taksite..


Varsa..
Bunları hediye edin annelere.."


Psikolog Irmak Gürcan Kerimoğlu / Dünya'nın annesi


Nisan 2015- Dünya 11 aylık 




Sizden gelenler..

BİZ ANNELER..
(Gezin-Deniz Baytürk/Yeta-Tuna Kerimoğlu/Damla-Can Karagöz/Pınar-Doruk Yılmaz/ Irmak-Dünya Kerimoğlu/Selin-Alaz Ayan)


Başak-Kanat-Rüzgar Olgun
Benim kuzucuklarım büyüdükçe korkuyorum hem yani başımda olmayacaklar eskisi gibi, kol kanat geremeyeceğim hem de etraftaki kaba saba, kıymet bilmeyen, umursamaz, kalp kıran, vicdansız, tasasız o adamlardan olacaklar diye...Hepimizin kuzucukları hep en iyilerle karşılaşsın, iyi evlatlar olsunlar inşallah.
Gamze-Mira Ünal